Lilith'in Şeytan'a Dönüşüm Süreci

Merhaba. Academia'yı bilirsiniz. Arada ilgi alanım olan konular hakkında kendisi üzerinde yazılmış makaleleri download edip okuyorum. Geçtiğimiz günlerde de Serpent Culture'a muazzam bir uyum sağlayan makaleye rastladım. Makalenin başlığı tam olarak "Lilith: Yahudi Mitolojisinde Ana Tanrıça'nın Düşüş ve Şeytan'a Dönüşüm Serüveni" idi ancak çok uzun olduğu için bu şekilde kısalttım.

Elbette, makaleyi burada yayınlamadan evvel yazarıyla mailleşip kendisinden yayınlamak için izin aldım. Etik mühim.

Normalde yazı içerisinde pek çok kaynakça vardı ve bir makalede olması gerektiği gibi numaralandırılmış cümle ve kelimeler vardı. Ancak bunları okuma zevkini engellediği için tamamen temizledim. Dileyenler ilgili makalenin kaynakçalı orijinal PDF versiyonunu buradan indirebilirler.

Keyifli okumalar.




Özet

Şeytan araştırmalarında Yahudi-Hıristiyan Batı dünyasında iyi bilinen Lilith’in kökeni Sümer’e kadar uzanır. Lilith adı Sümercede “hava, rüzgâr” anlamına gelen líl kökünden türemiş ve etimolojisinde var olan hava unsuru bu ada ruhsal varlık boyutu kazandırmıştır. Terim Akkadçaya lilītu şeklinde geçerek tüm semitik dillere yayılmıştır. Babil’de rüzgârın yıkıcılığına ve şehvete hükmeden dişi ruh ve Fırtına Tanrıçası olarak kendisinden korkulan Lilith, Mezopotamya’dan Suriye Filistin bölgesine kadar tüm Levant’a yayılmıştır. Gılgamış Destanı’nda Tanrıça’yla kurulan münasebeti, zamanla önce rahibelik kurumuna, ardından Tanrıça’nın kendisiyle özdeşleşmesine kadar gitmiştir.


Ataerkil zihniyetin yerleşmesiyle, cazibesiyle erkekleri tuzağa düşüren ve bebekleri öldüren şeytani bir karaktere dönüşmüş ve Tanrıça’nın sıfatları da bu yöne doğru evrilmiştir. Bu özellikleriyle Yahudi mitolojisine geçen Lilith, kısır ve seksualiteye sahip en büyük dişi şeytan olarak kötülüğün zirvesine oturmuştur. Onun Yahudi din ve anlayışına bir şeytan olarak girişi Yeşaya 34:14’deki atıfla başlamıştır. Bu pasajda “tüm kötülüğün lideri” olarak anılan Lilith, Yahudi şeytan araştırmalarında kilit isim haline gelmiştir. Ana Tanrıça’yla özdeşleştirilmesiyle Yahudiliğin tanrıça tapımına karşı en kuvvetli argümanı kabul edilmiştir.


Yahudi literatüründe başta Âdem’in Havva’dan önceki ilk eşi olmak üzere İsmail’in torunu Naama ve Saba Melikesi gibi pek çok kötü kadınla özdeşleştirilerek Eril Tek Tanrı karşısındaki en büyük dişi düşman olarak kabul edilmiştir. Adının Tora’daki yaratılış pasajlarının yorumlarına dahil edilmesiyle, “Âdem’in İlk Karısı” ve Havva’nın suç ortağı unvanını alarak genel manada tüm kadınların şeytan addedilmesi anlayışına hizmet etmiştir.


Giriş

Efsanevi dişi şeytan doğasıyla cin-şeytan cinsinin anası ve kötülüğün kraliçesi olarak Yahudi-Hıristiyan folklor, gelenek ve şeytan biliminde (Demonoloji) iyi bilinen Lilith, aslında antik dünya panteonları içinde ana tanrıçalık vasfına en yakın karakterdir. Antik dönemde çeşitli isimlerle anılan ana tanrıçalar, âdeta Lilith adında birleşmişler ve Yahudilikle birlikte bir şeytan metaforunun zirvesine oturarak kötülüğün kaynağı konumuna gelmişlerdir. Bu evrimin sonucu olarak kadın, toplumda kötücül bir varlık, şeytan ve yılan olarak anılmaya başlamıştır.


Böyle bir konu seçmemizin nedeni, Batı dünyasında tek tanrılı dinler ve kültürler karşıtı feminist ve neo-pagan hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olan Yahudi-Hıristiyan dünyanın negatif kadın algısının tarihi arka planına inmektir. Neredeyse dört bin yıllık Yahudilik ve ondan neşet eden Hıristiyanlık tarihinde kadın, bir şeytan ve yılan kabul edilerek ilk günahın ve cennetten kovulmanın müsebbibi gösterilmiştir. Bunun en büyük sebebi Kutsal Kitap’ta bu algıyı doğuracak pek çok ifadenin yer almasıdır. Maalesef benzer bir kadın algısı hem Yahudi-Hıristiyan halklarla kültürel etkileşim hem de hâli hazırdaki cahiliye anlayışının kadın algısı sebebiyle İslam geleneğine de geçmiştir.


Bunun sonucunda kadın, Müslümanlar arasında da sözlerine kulak verildiğinde erkeği ve toplumu yoldan çıkaracak ve günaha sürükleyecek bir varlık addedilmiştir. Günümüz Yahudi-Hıristiyan dünyasında bu inancın zeminini antik dönemin gece kraliçesi/tanrıçası Lilith’in oluşturduğu artık kabul edilmektedir. Fakat bu meseleyle ilgili henüz ülkemizde doyurucu bir çalışma yapılmamıştır. Makalemizin amacı, bir yandan bu boşluğu doldurma çabası, diğer yandan da Lilith veya şeytan kadın karakterinin İslam’daki izdüşümlerini aramaya yöneliktir. Fakat konunun İslam’ı ilgilendiren yönü başka bir çalışmanın konusu olduğundan, burada yalnızca Yahudilikteki Lilith algısına değineceğiz.


Çalışmamızın temel gayesi, kadının getirildiği şeytani konumun bir girizgâhı olarak Lilith karakterinin kökenine inmektir. Bu bakımdan Lilith adının etimolojisinden başlayarak bu varlığın ya da metaforun önce antik dönemden süregelen kimliğini ortaya koyacağız. Bunu yaparken dönemin dinî-siyasî anlayışına vurgu yapma açısından ana tanrıçalık kurumuna ve bu kurumun yok oluşuna da değineceğiz. Ardından temel konumuza geçerek Yahudi dinî literatüründe Lilith’in nasıl algılandığını ele alacağız.


A. Lilith’in Etimolojisi ve Kimliği

Bu zamanlarda bir ağaç, tek bir ağaç, bir Huluppu ağacı 
Fırat’ın kıyılarında kök saldı. 
Ağaç Fırat’ın sularıyla beslendi. 
Güney rüzgârları eserek köklerini çekiştirdi. 
Ve savurdu yine dallarını. 
Ta ki Fırat’ın suları onu uzaklara götürene dek… 


“Bu ağacı Uruk’a götüreceğim 
Bu ağacı kutsal bahçeme dikeceğim.” 
Kendi elleriyle ilgilendi İnanna ağaç ile 
Ayaklarıyla toprağı ağacın etrafına bastırdı. 
Kendi kendine konuştu: 


“Ne kadar sürecek, üzerinde oturabileceğim 
Parlayan bir tahta sahip olmam? 
Ne kadar sürecek, üzerinde yatabileceğim 
Parıldayan bir yatağa sahip olmam?”… 


O zaman evcilleşmeyen bir yılan, 
Yuvasını Huluppu ağacının köklerine kurdu. 
Ağacın dallarında Anzû-Kuş kuluçkaya yattı. 
Ve gövdesinde karanlık bakire Lilith evini inşa etti… 


Gılgamış eğitilemeyen yılanı öldürdü. 
Anzu-Kuş yavrularıyla dağlara uçtu. 
Ve Lilith evini yıkarak vahşi, ıssız yerlere kaçtı. 
O zaman Gılgamış Huluppu ağacının köklerini gevşetti. 
Ve ona eşlik eden şehrin oğulları dallarını kestiler.


Dünya yazılı tarihinde Lilith’e dair yapılmış ilk atıf Gılgamış Destanı’ndaki yukarıdaki ifadelerdir. Buradan yola çıkarak Lilith kelime kökeninin Sümerce olduğu ve bu dilden semitik dillere geçtiği söylenebilir. Lilith kelimesinin semitik dillerdeki karşılıklarının birbirine yakın olduğu söylenebilir. Buna göre Lilith’in Babilcesi Lilîtu, Asurcası līlātu, İbranicesi laylâ, Arapçası leylâ, Habeşçesi lelīt, Aramicesi lēylā, Süryanicesi leyla şeklindedir. Düşük bir ihtimal olsa da, mitolojik anlamıyla ilişkili olması bakımından Lilith ile “aşkın kudretin evrendeki yaratma eylemini gerçekleştirirken başvurduğu dans, oyun ve eğlence” anlamına gelen Sanskritçe lilá arasında da bağ kurulabilir.


Sümerce “rüzgâr, meltem” ve “rüya ruhu” anlamındaki lîl kökünden türeyen Lilith’in kökeni MÖ. III. binyıla kadar uzanır. Yukarda ilgili pasajlarını verdiğimiz Gılgamış Destanı’nda anlatıldığına göre Tanrıça İnanna, güzelliğinden etkilendiği Huluppu Ağacı’nı bahçesine götürerek kendine bir taht yaptırmak ister. Ne var ki ağaca ilahî An-Zû Kuşu oturmuş, gövdesine de destanda ki-sikil-lîl-lâ ibaresiyle ifade edilen yılan biçimli bir şeytan yuva yapmıştır. Gılgamış, ağacı İnanna için almaya karar verir ve öldürmeye yeltendiğinde An-Zû ve yılan kaçar. Bu sayede Gılgamış ağacı keser ve İnanna’ya da tahtı için bolca kereste çıkar.


Gılgamış destanında yer alan ki-sikil-lîl-lâ ifadesi tahlil edildiğinde, Sümerce Ki’nin, yer veya bölgeyi ifade ettiği ve Sikil’in de temiz, taze veya bakir olarak çevrildiği için Ki-sikil bir çeşit tapınak veya ruhani bölgeye işaret eden “el değmemiş yer” veya bakir, saf zemin gibi anlamlara geldiği görülür. Yani ifade bir nevi “bakir bir kutsal alana çöreklenmiş dişi ruh” olarak anlaşılabilir. R. Graves de benzer şekilde lîl-lâ ifadesini aynen böyle çevirdikten sonra, Lilith’in İnanna tarafından Fırat kıyılarına sürülen dişi bir cin olduğunu belirtir.


Sümercede kabaca fırtına ve rüzgâr anlamına gelen lîl kelimesi, Lilith’in herhangi bir şekilde hava unsuruyla irtibatını ifade eder. Benzer şekilde Sümer Hava ve Fırtına Tanrısı En-Lîl’in gök ile yer arasındaki hava boşluğunu doldurduğu, bu yüzden adında lîl ekinin bulunduğu bilinir. Buradan yola çıkarak Kramer kelimeye “hava, nefes ve ruh” gibi anlamlar tayin etmiştir. Akkadçaya aynen geçen kelime, başta “tanrı, ilah” anlamındaki ilu-alu/iltu gibi bir manaya evrilir. Bu, hem lîl ya da türevi ilu gibi kelimelerin aşkın alemle olan irtibatını hem de dönem itibariyle iyi veya kötü tüm ruhların tanrı olarak tazim gördüğünü ortaya koyar.


Öte yandan kelime Sümerce kökenini de devam ettirerek şeytan ve cinlere yönelik tedavi yöntemlerinin anlatıldığı pek çok metinde lîl kökünden türeyen lilû, lilîtu ve (w)ardat lilî beraberce kullanılır ve bu kelimelerin hepsi de fırtınalı rüzgârlara hükmeden ruhlarla alakalıdır. Lilû güney-batı rüzgârına, lilîtu bir esintiyle evin penceresinden kaçan ve kuş gibi uçarak uzaklaşan yaratığa gönderme yaparak “dişi cin” veya “rüzgâr ruhu”nu ifade eder. Kelimenin çoğulu lilîmdir ve rivayetlere göre lilîm Lilith’in çocuklarının tamamına verilen addır. Sümer-Babil’de rüzgârın yıkıcılığı ile şehveti birleştirmiş lilitu isimli dişi varlığın, aslında Lîl isimli bir fırtına tanrıçasına delâlet ettiği düşünülür.


Lîl’in bir diğer anlamı ise “zehir” ve “salgın hastalık”tır. Eliade’ye göre Mezopotamya dinlerinde “şeytan” olarak tanımlanan lîl, hastalık getiren bir rüzgârıdır. Bu rüzgârın erkeği lilû dişisi de lilîtû’dur. “Ninurta ve Taşlar” mitinde geçen “… her şeyi yerle bir ettirdi Kuzey Rüzgarı’na, Zebani Lilu’ya kırdırdı bütün sürü hayvanlarını, topra(ğını) kuruttu” ifadelerindeki Lilû’nun, felaket ve hastalık getiren bir rüzgar olarak ifade edilmesi yukarıdaki tanıma uygundur.


İleride göreceğimiz gibi Yahudi mitlerinde Lilith’in kocası Şeytan Kral Samael de benzer bir doğaya sahiptir. Samael/Samiel adının etimolojisi samm (zehir) ve yel (rüzgâr) kelimelerinin birleşmesinden oluşarak simûm kelimesinin isim hali olmuştur. Simûm, genellikle Asya-Afrika çöllerinde ilkbahar-yaz aylarında salgın hastalık ve veba taşıyan zehirli bir duman anlamına gelir. Bu bakımdan Sümer-Babil mitlerinde zehirli ve kavurucu rüzgarla Lilith arasında kurulan özdeşlik, benzer şekilde Samael ile semm ve simûm kelimeleriyle de kurulabilir.


Öte yandan Lilith ve Samael’in yılan şeklindeki görünümüne bağlı olarak aynı kökten türeyen sâmme’nin yılan ve tüm tehlikeli sürüngenleri kapsadığı bilinmektedir. Bu meyanda İbn Abbâs’ın, “Allah’ım! Her türlü şeytandan, sürüngenden ve yılandan sana sığınırım!” duasında şeytanı ve yılanları eş değer kabul etmesi konuyla alakası bakımından manidardır.


Lilith’in belirgin özelliklerinden bir diğeri de kısır veya insanoğluna düşman olduğu için ebeleri aldatarak yeni doğan bebekleri zehirletmesi veya bizzat kendisi öldürmesidir. Burada Lilith’in Arapça “zehir” semm ve “yılan” sâmme köküyle ilişkisi net şekilde görülür. Bu özellik, Lilith’e “bebek yiyici” veya “bebek katili” sıfatı verilmesine ve onun, Mezopotamya mitolojisinde yeni doğanların katili olarak bilinen dişi şeytan Lamaştu ile özdeşleşmesine sebep olmuştur.


Ayrıca Yunan mitolojisinde Zeus’un karısı Hera, çocuklarını elinden alınca kötü bir ruha dönüşen Lamia da Lilith’le özdeşleşen bir diğer mitolojik karakterdir. Lilith, Lamaştu ve Lamia benzer özelliklere sebep olmaları sebebiyle birbiriyle karıştırılsa da aslında bunların hepsi farklı kültürlerde farklı isimlerle anılan aynı karakterlerdir. Bu figürlerin kaynağı muhtemelen doğurduğu çocukları öldürmek için kozmik bir savaş başlatan İlksel Ana Tanrıça Tiamat’tır. Şeytan çocuklarından kurduğu orduyla kozmosu yok etmek ve kaosu geri getirmek isteyen Tanrıça, kabartmalarda kartal kafalı, kanatlı, pençeli bir deniz yılanı olarak betimlenmiştir. Böyle bir tasvir, antik dönemde Tiamat’ın korkunç güce sahip dişi bir iblis olarak bilindiğini gösterir.


Muhtemelen Lilith karakteri, Tiamat, Lamaştu ve Lamia gibi şeytani figürleri bünyesinde toplayarak tek bir isimle anılmasını sağlamıştır. Günümüz İslam toplumlarında da benzer özellikleri sebebiyle Ümmü Sıbyan veya Al Karısı olarak nitelenen dişi bir şeytanın varlığına inanılması, Lilith’in ismen olmasa da metafor olarak Müslümanlar arasında yaşadığına işarettir.


Lilith’in en büyük niteliği cinselliğe olan düşkünlüğüdür. O, erkekleri sıkıca kavrayarak kendisiyle çiftleşmeye zorlar. Aslında Lilith’in semitik dillerde “gece” anlamındaki laylâ ile bağlantısını yanlış bulan etimologlar olsa da erkekleri rüyasında ayartan Lilith ve onun halefleri olan bütün cin ve şeytanların faaliyetlerini gece sürdürmeleri, onun geceyle bağlantısını ortaya koyar. Antik metinlere göre kocaları olmayan lilîtu ve wardat lilîler erkekleri tuzaklarına düşürmek için etraflarında dolanır, pencerelerinden bir rüzgar gibi sızarak geceleri evlerine girerler.


Öte yandan onlar normal bir cinsel kimliğe sahip değillerdir, zira rivayetlere göre ne bir erkekle birlikte olmuş ne de evlenmişlerdir. Psikolojik açıdan Lilith karakteri gençliğinde öldüğü için kendisinin tadamadığı hayatı başkasıyla evlenerek yaşayan kocalarını rahatsız eden veya sevgilisi tarafından kandırıldığı için ondan intikam almak isteyen aşık genç bir kadın tipolojisidir. Erich Neumann onun en büyük özelliğini bekaret olarak görür ve mitolojilerde Ölümsüz Dişiliği (Eternal Feminine) sembolize eden tanrıçalarla arasında bağ kurar.


Böyle bir Lilith karakteri erkekleri ayartıp kendine aşık ettikten sonra öldürmek için pencerelerinden izleyen Babil Aşk ve Savaş Tanrıçası İştar ile ortak niteliklere sahiptir. Bu bakımdan Lilith, İştar’ın negatif ve kötücül yanı olarak da düşünülebilir. Ana Tanrıça’yla kurulan bu bağ ise, Lilith’in Tanrıça’ya yoğun şekilde tapılan bölgelerde yayılmasını ve iki karakterin aynı potada erimesini sağlamıştır. Diğer yandan Lilith’in şehvet düşkünlüğüyle İnanna-İştar’a, bebek katliyle Lamaştu’ya benzetilmesi, ona önceleri Fırtına Tanrıçası olarak tazim edildiğini fakat zamanla demonik bir karaktere dönüştüğünü de gösterir. Lilith’in ana tanrıçalıkla olan bağını ayrıntılı olarak bir sonraki başlıkta değerlendireceğimiz için burada sadece onun bir niteliği olarak vermekle yetiniyoruz.


B. Antik Dönemin “Ana Tanrıçası” Olarak Lilith

Lilith’in pagan dönemlerin şeytani bir karakteri olarak anılmasının serüveni, aslında derin bir tapım sürecinin ardından gerçekleşir. Geçmiş yıllarda yapılan kültürel ve antropolojik çalışmalar, tarihin belli döneminde pek çok kültürde Eril Tanrı’nın Tanrıça’ya karşı güç kazandığını ve ataerkil kültür yapısının kasıtlı ve aşamalı şekilde kadın ve erkeklerin eşit olarak hükmettiği ve tanrılaştırıldığı gelenek ve dinlerin yerine geçtiğini iddia eder. Yahudi, Hıristiyan ve İslam geleneklerinin eril nitelikli tanrısı, genellikle politik bir güç, emperyalist otoriteye sahip bir lider, kadir-i mutlak bir yönetici, dünyayı yaratıp kesintisiz ona hükmeden ve yeni kaos tehditlerine sürekli müdahale eden bir “kral, yargıç ve savaşçı” olarak karakterize edilir. Tasavvur edilemez bir şahsiyet olan bu “Eril” Tanrı, gücün ve bereketin kaynağı olduğu için insanlığın O’na boyun eğmesi emredilmiştir.


Diğer yandan Eril Tek Tanrı’nın gücü ele geçirmesi ve insanlığın dinî anlamda ona boyun eğmesi uzun bir tarihsel süreçte gerçekleşmiştir. Mezopotamya dinleri bağlamında kadim zamanlarda kozmosu, hayatı ve insanoğlunu yarattığı için Göğün Sahibi Yüce Tanrı olarak kendisine tapılan ve tarımsal kültürün gelişmesiyle yerini Göğün ve Yerin Sahibi Tanrıça İnanna/İştar’a terk ederek gök yüzüne çekilen (deus otiosus) Gök Tanrı An, çoban halkların tarım toplumlarını hâkimiyeti altına almasıyla yeniden siyasi alana çağrılmıştır. Ataerkil toplum yapısında hâkimiyetle eşitlenen bereket kavramı, Eril Tanrı’nın hâkimiyeti öncesi anaerkil sistemde dişiliğin bir özelliği olan doğurganlığı ve koruyuculuğu sembolize ediyordu.


Antik insana göre dünyanın da bir ruhu vardı. Yeryüzü şekilleri değişse de antik dünya evren tasavvurunda yeri ve göğü kaplayan dünya ruhu değişmiyordu. Tarihsel süreçte antik insanda felsefî bilinç geliştikçe tanrı algısında önemli bir soyutlama yaşandı ve söz konusu evren tasarımı uyarınca dünyaya/yeryüzüne atfedilen ruh, dişilikle eşdeğer kabul edildi. Böylece bütün yeryüzünün dişi, ilahilik atfedilen gökyüzünün de eril olduğuna inanıldı. Yeryüzünün “Toprak Ana/Ana Tanrıça (Magna Mater)” olarak kabul edilmesi, pek çok inanca ve külte kaynaklık etti. Paganların su pınarlarını, dağları, mağaraları, kayalıkları ve toprağın kendisini kutsamasının özünde bu inancın izlerini görmek mümkündür.


Yazının keşfiyle Ana Tanrıçalık makamının tarihte ulaştığı boyutları takip edebilmek daha da kolaydır. Arkeolojik kanıtlara göre Sümer cennetinin kâtibi bile bir Tanrıça olan Nidaba’ydı. Beş bin yıl önce Sümer’in Uruk şehir devletinde yazının keşfedildiği yer ise, Tanrıça İnanna’nın tapınağı Eanna’ydı. Nin-An-Aa’dan türeyen İnanna (veya İninni) adı, tam olarak Göklerin Kraliçesi demektir ve anlamı Göklerin ve Yerin Tanrıçası olarak genişletilmiştir. Sümer-Babil’de İnanna’ya Aşk ve Savaş Tanrıçası olarak tapılır ve sembolik olarak “Sabah-Akşam Yıldızı” kabul edilen Venüs’le sembolize edilir. Tanrıça pek çok vasfını muhtemelen Gök Tanrı An’dan devralmıştır.


Her ne kadar Kramer ve Bottéro gibi Mezopotamya tarihçileri An’ın tahtının oğlu Atmosfer Tanrısı Enlil’e kaldığını söylese de gerek mitlerden gerekse İnanna’nın yüce itibarından, onun Eril Tanrı’nın yerini alarak tüm tanrısal nitelikleri kendisinde topladığı söylenebilir. Çünkü ‘kaybolmadan önce’ Eanna Tapınağı bir zamanlar Gök Tanrı An’a aitti. Bu dönemde İnanna, Sümer şehir devletlerinin tümünde en yüce tanrı olarak itibar gören An’ın Uruk tapınağındaki “Kutlu Fahişe (Hierodule)”siydi. İlerleyen zamanlardaki mitlerde Gök Tanrı An, en sevdiği çocuğu olan İnanna’ya sanki kendi isteğiyle tahtını bırakmış gibidir.


An’ın makamına geçen İnanna, onun sembolü olan boğayı kendi bineği yapar ve sabahakşam yıldızını (Venüs) kullanmaya başlar. Böylece zamanla An’ın Uruk tapınağı Eanna, Tanrıça’ya adanır. Bu adanış An’a ait olan boğa, yıldız, göğün en büyük tanrısı olma gibi sembol ve nitelikleri İnanna’ya aktarmıştır. Diğer yandan arkaik dönemlerin “Her şeyi Doğuran Ana” ve “Dünya Ruhu” sıfatıyla Ana Tanrıçalık vasfını zaten elinde bulunduran İnanna, “Göklerin ve Yerin Kraliçesi” haline gelir. Bu aşamadan sonra Sümer’de Ana Tanrıça İnanna insanların anası, bilge danışmanı ve ilk peygamberlik geleneğinin kaynağı olarak yüceltilmeye başlanır.


İnanna/İştar’ın Mezopotamya mitolojisinde pek çok niteliği vardır. O, doğadaki aşk, bereket ve doğumun sembolü olmasının yanında, uçsuz bucaksız uzay boşluğunda parlayan bir yıldız olarak “Ruh”un kendisidir. Onun yıldızla eşitlenmesi karanlıkla savaşan aşkın ve kutsal ruhun aydınlığını ve barındırdığı gücü temsil eder. O, karanlık bir gecede gezgine yol gösteren bir “rehber”, “eğitimci” ve “yol gösterici”dir.


Öte yandan hem Ana Tanrıça’nın hem de An’ın özelliklerini kuşanması bakımından bir bakıma çift cinsiyetli (herafrodit), fetihçi-savaşçı ve gaddar bir tanrıçadır. Tanrıça’daki hava (lîl) unsuru her zaman etkin eril prensibe gönderme yapar. Gazabını ve gaddarlığını göstermek için ölüleri diriltmek gibi korkunç bir güce sahiptir. “İnanna’nın Ölüler Dünyası’na İnişi” olarak bilinen mit, Göklerin ve Yerin Kraliçesi İnanna’nın hükmetme konusundaki aşırı hırsından dolayı ‘Ölüler Dünyası’nı ele geçirme isteğini anlatır. Nihayetinde İnanna, kız kardeşi Ölüler Diyarı Tanrıçası Ereşkigal’in yerini alır ve alt âlemin de egemeni olur. Böylece İnanna, Göklerin ve Yerin Kraliçesi olarak ölü bedenlere ve ruhlara da hükmetmeye başlar.


Göklerin ve Yerin Kraliçesi İnnana’ya farklı adlarda ve fakat aynı özelliklerle pek çok antik toplumda tapılmıştır. O, Sümer-Babil döneminde “İnanna veya İştar” iken, Mısır’da “İsis”, Ken’an’da “Balaat”, Arap cahiliyesinde “Lilitu, el-Lat ve el-Uzza” ve Yunan’da “Gaia-Afrodit” olmak üzere pek çok kültürdeki Terra Mater yani “Büyük Anne” kabul edilir. Göklerin Kraliçesi, dünyanın en eski edebî eserlerinden Altın Eşek’te kendisini şöyle anlatır:


“Ben doğanın ve doğadaki her şeyin efendisiyim. İlk ölümlü varlık, tanrıların en büyüğü, ölülerin kraliçesi ve gökyüzü varlıklarının rehberiyim. Tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini kendimde toplayabilirim. … Eğer istersem gökyüzünün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık getiren rüzgarlarını ve yeraltının sevimsiz hüznünü yönetebilirim. Her halk tarafından farklı isimlerle de olsa bana tapılır.

Frigyalılar bana Ana Tanrıça, topraktan doğan Attikalılar Kekrops’un Minerva’sı, denizler tarafından dövülen Kıbrıslılar Paphoslu Venüs, Giritliler Diktynna Diana adını verirler. Üç dil konuşan Sicilyalılara göre benim ismim Styks’in Proserpina’sı, Eleusislilere göre Attikalı Ceres’tir. Ayrıca Juno, Bellona, Hekate, Rhamnusia (Nemesis) isimleri de benim için kullanılır. Güneşin doğduğu ülkede yaşayan iki Habeş halkı ve eski inançlarına bağlı Mısırlılar kendilerine özgü törenleriyle bana taparlar. Onlar benim gerçek ismim olan İsis’i kullanırlar.”


İnanna-İştar tapımının zirvede olduğu Sümer-Babil döneminde “Ana Tanrıçalık” inancının siyasete de şekil verdiğini görürüz. Dönemin kadınları Ana Tanrıçalık makamından güç aldıkları için toplumsal statüleri oldukça yüksektir. Kadın sadece anne değil, aynı zamanda tarımın kurucusu ve toprağın işleticisi olmakla Toprak Ana’yı temsil etmektedir.


Kadının toprak sahibi olması, ona ekonomik anlamda güç ve nüfuz sağladığı için iktidarı da elinde tutmaktadır. Mitlerde İnanna-İştar’ın yalnız bir kadın olarak konu edilmesi, onun yegâne egemen olmasının bir ifadesidir. İnanna’nın sürekli sevgili değiştirmesinin asıl sebebi, hükmüne kimseyi ortak etmek istememesi ve gerekli durumlarda erkeği istediği şekilde kullandığı şeklinde anlaşılabilir.


Çünkü dinî-ekonomik ve siyasi alanda sadece kadının söz sahibi olduğu dönemlerin de başkarakteri odur. Bu bakımdan pek çok mitoloğa göre Tanrıça, yalnız ve güç sahibi kadınların fettan ruhunu temsil eder. Bu sebepten onun öyküleri ateşli aşklar, şiddetli kıskançlıklar, nefret ve intikam hisleriyle doludur. Yine aynı sebepten aşk ve savaş tanrıçası olarak sadece ona tazim gösterilir.


Göklere tek başına hâkim olduğu için bir Fırtına Tanrıçası olarak tazim gören Ana Tanrıça’nın yeryüzündeki iktidar temsilcileri, ritüellere ve tapınaklara başkanlık eden, toprağı işleten ve kaydını tutan tapınak görevlisi rahibelerdir.


Aslında, başta tapınak görevlileri rahibeler olmak üzere Tanrıça’nın bütün hemcinsleri onun doğal aracıları kabul edilir. Erkeklerin dinî ve siyasi alandaki işlevi ise ikincildir. Onların etkin anlamda siyasi sahaya kabul edilmeleri sonradan gerçekleşmiştir. Bu bakımdan antik dönemde erkeklerin siyasi faaliyetleri, Tanrıça’nın mitlerdeki sevgilileriyle yaşadığı olaylardan bile gözlemlenebilir.


Bu konuda tarihsel süreci takip etmek için mitler doğru şekilde okunduğunda erkeklerin dinî-ekonomiksiyasi alana girişlerinin sadece kraliçenin geçici sevgilisi sıfatıyla geç dönemlere rastladığı söylenebilir. Bu, tapınak görevlilerinin erkeklere önce ritlerde yer vererek onları yaratılış ve berekete ortak etmeleri (hieros gamos) sonrasında da devlet yönetiminde kraliçelere yardımcı unsurlar kabul etmeleriyle uzun bir süreçte sağlanmıştır.


İnanna’nın temsilcileri kutsal kadınlar Kadiştu’lardır. Tanrıça’nın İştar’a dönüştüğü Babil’de bu isim İştartu olarak değişmiştir. Onlar İnannaİştar geleneğinin sürdürücüleri olarak Sümer-Babil devletinde yaratılışın ve bereketin devamını sağlamak amacıyla krallarla ve tapınağa gelen erkeklere cinsel manada hizmet verirler, ardından babaları belli olmayan çocuklar doğurur ve onları İnanna tapınağına bağışlarlardı.


Tanrıça dininin anaerkil akrabalık geleneklerini sürdüren Kadiştuların doğurduğu çocuklar analarının adlarını, sanlarını ve mallarını miras alır, böylece anaerkil soy üzerinden kadının aktifliği devam ederdi. Bu, bir bakıma Tanrıça’nın “Kutlu Fahişe/Hierodule” sıfatının yansımasıdır. Tapınaklarda sevişen Kadiştulara halk arasında “kutsal kadınlar”, “mübarekler”, “lekesizler” denirdi, çünkü onların yaptığı bu eylem Ana Tanrıça’ya dayalı olduğundan mübarek addedilirdi.


Akkadçada “günahlarından arınmış, kutsal ve mübarek kılınmış kadınlar” diye çevrilen kadiştu terimi, son iki yüzyılın Tora’ya dayalı bilimsel incelemelerinde genellikle “yosmalık/fahişelik” diye adlandırılmış, Kadiştulara “tapınak fahişeleri” denmiş ve günümüze de böyle aktarılmıştır. Bunun sebebi, olasılıkla, Tora’nın getirdiği ahlak yasasında zinanın sadece bir ahlaksızlık değil aynı zamanda bir şirk unsuru olarak yasaklanması ve tanrıçalar adına fuhuş geleneğini sürdüren herkesin kâfir sayılıp Tanrı YHVH’ye “sadakatsizlikle” suçlanmasıdır.


Bu açıdan bakıldığında Lilith’in, evlilik öncesi cinsel ilişkiye girmeleri emredilip bu yolla Tanrıça’ya sadakatini sunan Ken’an’lı kadınları sembolize ettiği söylenebilir. Zaman zaman peygamberler İsrail kadınlarını, Ken’an âdetlerini sürdürmekle suçlamış ve bunu bir saymışlardır. Çünkü Yahudiliğin ortaya çıktığı dönemlerde zina, sadece ahlaksızlık olarak değil, aynı zamanda Tanrıça geleneğinin sembolü ve monoteizme karşı açılmış bir bayrak olarak görülüyordu. 


Ana Tanrıça dininde Lilith’in konumu başta Kadiştularla gelişmiş, zamanla Göklerin Kraliçesi İnanna-İştar’la eşitlenmesiyle devam etmiştir. O, Sümer’in ilk dönemlerinde İnanna’nın kutsal ağacına göz koyan bir yılan iken, sonraları tapınak yazıtlarında “İnanna’nın eli”ne dönüşür.


Lilith, Babil kültünde İnanna/İştar’ın cariyelerinden biri olarak betimlenir ve bu itibarla kutsal evlilik vasıtasıyla ülkenin doğurganlığını artırmakla sorumlu kılınır. Bu mesuliyet onu tüm Kadiştuların yöneticiliğine yükseltir ve zamanla Tanrıça’yla eşitlendiği için onun sıfatlarını ele geçirir. Böyle bakıldığında Tanrıça’nın ağacına göz koyan yılan metaforunun anlamı daha rahat anlaşılabilir.


Mitlerde “Bütün yüce me’lerin kraliçesi… Kullab’ın geniş caddelerinde çiftleşmeye teşvik eden…” ve yer altı dünyasına inişiyle “caddelerde erkeklerin kızları gebe bırakmadığı” ibareleriyle yüceltilen İnanna’nın bütün nitelikleri Lilith’e devredilir. Böylelikle o, kadim dönemlerde bilinen kötülük yönüyle Tanrıça’nın negatif niteliğine bürünen versiyonu haline gelir. Diğer bir ifadeyle Lilith, zaten gaddar bir tarafı olan Tanrıça’yı gittikçe daha da şeytani bir pozisyona doğru çekmektedir.


Sonuç olarak İnanna’nın kişiliğinde Lilith’in tanrıçalık makamından şeytanlığa evrilmesinin altında uzun ve mücadeleli bir sürecin bulunduğunu söylemek mümkündür. Onun şeytana dönüşümü hem Tek Tanrıcılığın yeryüzüne yerleşme hem de bu süreçte kadının ‘Kadiştuluk’tan şeytan ve zehirli bir yılana evrilmesinin tarihidir. Monoteizmin tarihsel sürecini araştırmak, sanki Lilith figürüyle kadının kötülükle eşitlenmesini ve toplumdan soyutlanmasını araştırmakla eş değerdir.


Dişilik ve tanrıçaya dayalı kültürlerle onları fetheden ve hâkimiyet politikalarını Eril Tanrı’dan aldığı yetkiye yaslayan kültürlerin ilk karşılaşmaları gözden geçirilirse, ataerkil toplumların kadınların egemen olduğu anaerkil yapıları tehlike kabul ettiği, onların kurumlarını monoteizmin en büyük tehdidi olarak gördüğü ve bu yüzden onlara hemen bayrak açtığı rahatlıkla görülebilir.


Bu bakımdan erkek egemen toplumların monoteist din adına kendilerine yükledikleri vazife, “kendi sistemlerinin bekası için kadına dayalı yapıları ya yok etmek ya da asimile etmektir”. Kutsal yetki ve otoriteyi elde etmek için yapılan bu savaşta dişilik mukaddesatını temsil eden İnanna gibi bir figür, önceleri toplumda olumlu nitelikleri haiz tanrıçalık makamından, Lilith’in kraliçesi olduğu şeytan, cin veya ifritlerin kaos hükümranlığına hasredilmiştir. Böylece onun yetki alanı, ahlaksızlık, karanlık ve “kaos dönemi” olarak nitelenmiştir. 


Bu yok etme veya asimile etme süreci en belirgin şekilde Yahudilik tarihinde gözlemlenebilir. Aslında I. Sargon’un (MÖ. XXIV. yüzyıl) eril güce dayalı merkezi krallığını kurmasıyla başlayan ve monoteist semitik geleneklerle gittikçe alevlenen bu dönüşüm süreci binlerce yıl sürmüştür. Yıl 610’a geldiğinde monoteist süreç tamamlanmış geriye sadece tanrıça dininin kalıntılarını ortadan kaldırmak kalmıştır.


Muhammet, temelinde Lilith yani Lât ve Uzza gibi tanrıçaların bulunduğu pagan diniyle savaşmaya başlamış ve 22 yıllık bir süreçte bu savaş büyük oranda başarıya ulaşarak Arabistan yarımadası tanrıçaların paganizme dayalı dinini reddetmiştir. Lilith’in hükümran olduğu bu kaos dönemine de “Cahiliyye” adı verilmiştir. Fakat tevhidin tarihini Muhammet ile başlatmak, monoteist tarihi parçacı okumak olur; zaten bu da İslam’ın tarih anlayışına da aykırıdır. Bu bakımdan İnanna, İştar, Aştarte, Baalat, İsis, Afrodit gibi pek çok farklı ismin kesişim noktası olan Lilith’ten insanoğlunu tiksindirme sürecini Yahudilik’ten aramaya başlayacağız.





C. Yahudi Dinî Literatüründe Kötülüğün Kaynağı Olarak Lilith

Yabanıl hayvanlarla sırtlanlar orada buluşacak, tekeler karşılıklı böğürecek. Lilit oraya yerleşip rahata kavuşacak. Baykuşlar orada yuva kurup yumurtlayacak, kuluçkaya yatıp yavrularını kendi gölgelerinde toplayacak. Çaylaklar eşleşip orada toplanacaklar. (Yeşaya, 34:14-15)


Yeşaya 34:14’deki Lilith adı dışında Kitab-ı Mukaddes’te hiçbir ibare olmamasına rağmen “yabani bir bölgenin sahibesi” şeklinde ifade edilen Lilith (ל׳ל׳ת (Yahudi-Hıristiyan dünyanın kötülük imgesinin merkezî karakteri olmuştur. Lilith adının, “gece” anlamında İbranicede laylâ (לילה ( ve Arapçada leylâ (ليلي (kelimeleriyle kökteş olduğu iddiası yukarıdaki pasuğa dayanır. Her ne kadar Tanah’ta tek yerde adı geçse de Lilith, antik dönemde iyi bilinen özelliklerinden dolayı kutsal metinde ve buna dayalı yazmalarda çeşitli kişiliklerin, sembollerin, arketiplerin ve tanrıçaya dayalı bütün tapımların gizli öznesi kabul edilmiştir.


Pasuktaki ifadelerin İsrail’in ezeli düşmanı Edom ülkesiyle bağlantılı olduğu bilinmektedir. İfadenin geçtiği 34. bâbda, Babil sürgüsünü bağlamında Rab’bin İsrail’in yıkımına sebep olan düşman halkları cezalandıracağı, bunların başında Edom’un geldiği ve Edom ülkesinin cezalandırılarak Lilith’in bir lanet gibi buraya çökeceği vurgulanır. Pasukta Lilith, yukarıda belirttiğimiz özellikleri haiz saldırgan dişi bir gece şeytanı olarak aktarılır. Bu durumda Lilith’in Tanah dönemi insanlarının zihninde halk üzerine kıtlık, sıkıntı ve musibet getiren ve ülkeleri vahşi ve çorak toprağa dönüştüren bir varlık olarak bilindiği söylenebilir. Bu bakımdan Lilith’i anlamak için öncelikle Tanah insanlarının zihnindeki metaforun kökenine inilmelidir.


Yeşaya’daki ilgili pasukta dikkat çeken ilk şey, Gılgamış Destanı’ndaki Lilith’le aynı algıya seslenmesidir. Gılgamış’ta geçen “Ve gövdesinde karanlık bakire Lilith evini inşa etti. …Ve Lilith evini yıkarak vahşi, ıssız yerlere kaçtı.” ifadesi ile Yeşaya 34:14’teki “Lilit oraya yerleşip rahata kavuşacak” ifadeleri, Tanah muhatabı İsrailoğulları ile antik pagan halklar arasındaki algı benzerliğini ortaya koyar.


Bu algı o kadar ortaktır ki Tanah’ın Grekçe çevirileri Lilith’i Yunan mitolojisindeki versiyonu olan Lamia şeklinde vermekte bir sakınca görmez. Buna göre Lilith, vahşi hayvanlar grubunun lideri gibi anlatılır ve kendisinin o vahşi topluluğa hükmedecek kudrette olduğu düşünülür. Onun, anaerkil dönemlerde İnanna ile eşdeğerde görülen kutsallığı ve dehşet verici gücü sadece geceye hasredilmiş ve bu vahşi topluluğun arasına sıkıştırılmıştır.


Asurlular tarafından vahşi kızıl saçlı, rüzgârın kanatlı ruhu/cini; İbranilerce çığırtkan baykuş olarak nitelenen Lilith, tenha ve çorak bölgelerde insanoğlunu ayartan bir dehşet imgesi haline gelir. Bir şeytan olarak onun baykuş ayakları, gece hayatına ve gaddarlığa işaret eder.


Lilith bazen de yılan veya yılan benzeri bir sürüngen olarak betimlenir. Onun Ana Tanrıça olarak bereketi ve doğurganlığı temsil eden olumlu nitelikleri, birdenbire seks bağımlılığına ve gayri meşru soya dair eril korkuların öncelenmesine dönüşür. Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür: Demek ki Tanah dönemi insanlarının zihninde Lilith, artık Lamia veya Lamaştu gibi kötücül bir karaktere dönüşmüştür ve tanrıçadan ziyade bir yılan ve şeytan olarak anılmaya başlanmıştır.


Burada Lilith’in sık sık yılan metaforuyla özdeşleşmiş bir şekilde karşımıza çıktığını ve onun diğer mitlerdeki yılan tanrıçalarla ve iblislerle özdeşleştirildiğini söylemek gerekir. Yılan, mitolojideki en güçlü metaforlardan biridir ve genellikle tarım ekonomisine dayalı toplumların hayatında önemli yer tutan ve ölüm-yaşam gibi zıtlıkları barındıran bir anlam ağına sahiptir.


Bu anlamları göz önüne alındığında mitoslarda yılan, ölümle ilişkilendirildiğinde şeytanla, yaşamla ilişkilendirildiğinde de cinsellikle eşitlenmiştir. Yılanın Lilith’le ilişkilendirildiği her anlatımda bu nitelik göze çarpar. Zaten Lilith’in ilk geçtiği metin olan Gılgamış Destanı’nda ağacın gövdesine sarılan yılanı ifade eden ki-sikil-líl-lá ifadesindeki anlatımı da bu yargıyı güçlendirmektedir.


Diğer yandan İbrânîce’de nāhāš (שָׁ חָנ ( anlamına gelen “yılan”ın, aslında kehanet, şans ve kader gibi kavramlarla ilişkilendirildiği görülür. Semitik dillerde yılana yönelik adlandırmaların, Tekvin’de önce Havva’yı kandıran sonra da mitik ejderler olarak yorumlanan “Leviathan”a işaret ettiği de ileri sürülür. Ayrıca yılan, antik Yakın Doğu mitolojisinde sihirli güçler ve büyüyle ilişkilendirilen bütün pagan tanrı/tanrıçalar ve şeytanlara da tekabül eder.


Bugün pek anlaşılmıyor olsa da Havva’yı kandıran yılanın sembolik dilde kadim Ana Tanrıça olduğu bilinmektedir. Campbell’e göre yılan, derisini değiştirme yeteneği ve sürekli diri görünmesi sayesinde antik dönemlerde “Tanrıçalık makamı, Ay ve ölümsüzlük”le ilişkilendirilmiştir. Bu sebepten kimi zaman yılan, Tanrı’nın insanı deneyen sureti olarak da kabul edilmiştir. Yılan figürü, Tanah öncesi antik dünyadaki anaerkil toplum yapısı ve Tanrıça dininin aktif kadın figürünü de yansıtır. Bu bakımdan Yahudi kültüründe yılan, insanın cennetten kovulmasına sebep olan bütün kötü unsurların tek metafor altında birleşimi olarak görülebilir.


Yeşaya 34:14. pasuğun Edom’la ilgisi Lilith bağlantısı açısından önemlidir. İdeumea olarak da bilinen Edom, Tanah’ta iki manada kullanılır. Bunlardan ilki Tekvin 25:24-26’da geçer. Burada Edom adı, “kırmızı” anlamına gelen ‘admônî (אדמוני (kelimesiyle ifade edilir ve Ya’kûb’un ikiz kardeşi Esav’ın hem kan kırmızıya çalan ten rengine ve kızıl saçlarına hem de katil doğasına gönderme taşır.


İkinci anlam ise Tanah’ın pek çok yerinde ve bilhassa Yeşaya 34:14’te geçen Edom halkıyla ilgilidir. Edom halkı ormanlık Seir Dağı’nda yaşayan Esav’ın torunlarını ifade eder. Bu bakımdan Esav’ın Edom bölgesi ve halkıyla eş değerde kullanıldığı söylenebilir. Ayrıca Edom’un atası Esav’ın, İsrâil’in atası Ya’kûb’a doğduğu andan beri düşman olduğu ve bu düşmanlığın her iki halk arasında asırlarca sürdüğü Tora’dan da bilinen bir gerçektir.


Diğer yandan Kırmızı/Kızıl gibi anlamlara yorulan “edom” kelimesinden ötürü Edom, muhtemelen, Ken’an’ı da ifade ettiği de ileri sürülür. Çünkü Ken’an (Filistin) adının Hurrice “kızıl, ahlâksız” anlamındaki kinaḫḫu kelimesinden türediği iddia edilmiştir. Esav’ın ahlaksız Ken’anlılarla evlenme yasağını delmesi ve kızıllığıyla Edom’la eşitlenmesi gibi unsurlar, Esav adının İsrâiloğullarının düşmanı Ken’an ile özdeşleşmiş olabileceğini akla getirir.


Edom’un Tanrıça dinine tapan bir halk olması, pasajda neden Lilith’in anıldığını ortaya koyar. Bu bakımdan Lilith’in yerleşeceği yer de İsrail’in düşmanı bu topraklar olmalıdır. Diğer yandan Yahudi bilginler Lilith’i Yılan Samael’in Fahişe Karısı olarak niteler ve şeytanların lideri Samael’i (לֵ אָ מַּ ס ( de İsrâil’in/Ya’kûb’un düşmanı Edom’un atası Esav’la eşitlerler. Çünkü o, Esav ve soyunun koruyucu meleği ve kötünün bedenleşmiş hali olan “yılan şeytan”dır.


Bu bakımdan “Lilith’in Edom’a yerleşmesi” şeklindeki anlatım, bir nevi Esav’ın torunları Edom halkının üzerine fırtına şeytanı Lilith’in lanetini estireceği, bu lanet sebebiyle ülkenin yıkıma uğrayarak yok olacağı, ıssız topraklara dönüşeceği, oraya vahşi hayvanların ve cinlerin yerleşeceği şeklinde anlaşılabilir. Burada dikkat çeken nokta, Lilith ve lanetinin ülkeyi kendi iradesi ve kudretiyle istila edeceği değil; Tanrı YHVH’nin İsrail’e düşman toplumlardan intikam alırken onların başına kendi tanrıçalarını bir musibet gibi estireceğidir.


Böylece İsrail’in düşmanı Edom, bir nevi Ana Tanrıça’nın hâkim olduğu kaos dönemine geri dönecek, Tanrı YHVH Edom halkını çok sadık olduğu gaddar Tanrıçasının merhametine terk edecek ve YHVH’nin gazabı kitlesel bir kıyımın çok daha ötesine ulaşacaktır. 


Pagan dönemi Tanrıçası Lilith’in Tanah’tan itibaren vahşi bir şeytan olarak resmedilmesi uzun bir süre devam etmiştir. Gittikçe daha kötü bir karaktere dönüşen Lilith, Talmud döneminde kötülüğün zirvesine oturtulur ve çok daha antropomorfik resmedilir. Henüz Lilith hakkında müstakil dinî edebiyatın doğmadığı rabbinik dönemde, yasa yorumcularının Lilith’i içtihatlarındaki sembolik bir figür olarak kullandıkları dikkati çeker.


Talmud ifadelerinde Lilith, uzun kızıl/alev saçlı kanatlı bir şeytan olarak betimlenir. Erkekler onunla korkutulur ve “Kimse evinde yalnız uyumasın. Her kim evinde yalnız uyursa Lilith onu kıskıvrak yakalar” şeklinde uyarılır. Bu uyarının sebebi, Yahudiliğin bekâret anlayışından hoşlanmadığı ve evliliği telkin ettiği şeklinde yorumlansa da başka ifadelerden böyle olumlu imalar çıkarmak oldukça zordur.


Talmud’un başka bir yerinde Zerdüştîliğin Işık Tanrısı Ormazd/Hürmüz, Lilith’in arazilerde at süren ve hiçbir korkuluktan korkmayan oğlu olarak tanıtılır. Zerdüştîliğin İyilik ve Işık Tanrısı Hürmüz’ün, Şeytan Lilith’in oğlu olarak tarif edilmesi, olasılıkla, Tek Tanrı YHVH’yi yüceltme adına O’nun karşısındaki tüm tanrı ve tanrıçaların içerik ve mantığına bakmadan şeytan kabul edilmesi anlayışının bir ürünüdür.


Talmud’da Lilith’e dair bir diğer ifadede hamile bir kadının düşüğü Lilith’e benzetilir ve bu sebeple kadın kirli addedilir. Bunun sebebi, düşen bebeğin şeklen kanatlı bir yılanı andırmasıdır. Bu anlayışa göre düşen bebek, aslında yarı insan vasfındaki kanatlı bir şeytan olan Lilith’tir. Burada Lilith’in, bebeklerin ölmesinin müsebbibi olan Lamaştu/Lamia ile aynı niteliği ön plana çıkarılmıştır.


Dikkat çeken bir diğer husus da Lilith sebebiyle kadının lohusalık döneminde kirli kabul edilmesidir. Diğer yandan çoğu ilkel ve antik kültürde kara büyüde ceninin işlevsel olarak kullanıldığını, bu sebepten düşük yapmanın şeytani bir durum kabul edildiğini de belirtelim. Dönem insanına göre an-kubu olarak ifade edilen düşük, cin çarpması belirtisidir, tabiata aykırı bir yaratımdır ve evrensel yasaya aykırı olduğu için uyumsuzluktur. Bu sebeple düşük esnasındaki zararlı potansiyellerin yani şeytani ruhsal gücün lohusa kadına aktarıldığına inanılır. Antik dönem tedavi yöntemlerindeki böyle bir algı da muhtemelen antik dönemlerde Yahudiliğe sirayet etmiştir.


Talmud’daki başka bir açıklamada erkekler özellikle Çarşamba ve Cumartesi (Şabat) gecesi evden yalnız çıkmamaları konusunda uyarılır. Zira Mahalath’ın kızı Agrat’ın bu gecelerde idaresindeki yüz seksen bin yıkım meleğiyle ortalıkta dolandığı zikredilir. İfadede geçen Mahalath’ın kızı Agrat’ın Esav’ın kızı ve İsmail’in torunu olduğu belirtilmelidir. Burada Yahudi tarihinin derinlerinde yatan İsmail ve Esav düşmanlığının nasıl Lilith karakteriyle birleştirildiği görülebilir.


Ne var ki Yahudi anlayışında Lilith’in versiyonları sadece Esav soyu ile sınırlı kalmamıştır. Yahudi tarihinde İsrail dini ve seçilmişliğinin karşısında görülen her kadın Lilith’le özdeşleştirilir. Samael’in diğer eşi “Şeytanların Kraliçesi” Naamah ve Saba/Şeva Melikesi Belkıs da Yahudi kültüründe Lilith ile eşitlenen karakterler arasında yer alır. Bunu destekleyen bir rivayette Kral Süleyman’ın, kıllı bacaklarından dolayı Belkıs’ın Lilith olduğundan şüphelendiği kaydedilir.


Yine Yahudi bilginler Lilith’in Saba’da hüküm süren ve Eyüp’ün çocuklarını yok eden fırtına kraliçesi olduğunu düşünürler. Tam anlamıyla bir İblis olarak anlatılan Lilith’in bebekleri, âdet ve lohusalık dönemindeki kadınları ve bekar erkekleri etki altına almaması için çeşitli tılsımlar ve ritüeller önerilir. Bunlardan birine göre sünneti yapılana kadar bir bebeği Lilith’e karşı korumak için yattığı odanın duvarına kömür veya soda (sodyum karbonat) ile bir çember çizilir ve içine de şu sözcükler yazılır: “Âdem ve Havva, Lilith, dışarı çık!” Aynı zamanda Sanvi (Senoy), Sansanvi (Sansenoy) ve Semangelaf isimli koruyucu meleklerin isimleri de kapıya yazılarak ev güvenceye alınır.


Yahudilik’te uzun zamanlardan beri bir şeytan olarak bilinmesine rağmen Lilith’in Samael’in Fahişe Karısı olarak anılması çok geç bir dönemde gerçekleşmiştir. Yahudi teolojisi onunla ilgili hikâyeler türeterek hem dinî boşlukları doldurmuş hem “Şeytan” kavramını karakterize etmiş hem de buna uygun bir edebiyat üretmiştir.


Lilith’le ilgili en belirgin anlatımlar mistik ve Kabbalist gelenek tarafından oluşturulmuştur. MS. VII.-X. yüzyıllar arasında kompoze edilen Alphabet of Ben Sira gibi kadın düşmanı bazı metinlerde Lilith ilk kez tam bir kişisel karaktere büründürülür. Bu anlatımlarda Lilith’in bir gece şeytanına dönüşmeden önceki hikâyesi anlatılır. Midraşik metinlere göre Lilith, bir şeytan olmadan önce Âdem’in ilk karısıdır ve onun bütün hikâyesi Âdem’le başlar.


Aslında her şey Tekvin’deki insanın yaratılışına dair iki farklı ifadeden ortaya çıkar. Son yüzyıllarda geliştirilen Tora kritikleri teolojik sahada yaygınlaşmadan önce Yahudi bilginler, insanın yaratılışını anlatan iki farklı pasuğu nasıl yorumlayacaklarını bilemezler: 


Tanrı, ‘Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım’ dedi, … Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi.


Tekvin, 1:26-27’de geçen ilk anlatımda Tanrı’nın erkek ve kadını aynı anda kendi suretinde yarattığı anlatılır. Burada açıkça bir eşitlik söz konusudur. Yaratılışla ilgili sadece bu pasuğu okuyan biri, Yahudi geleneğindeki cinsiyet ayrımcılığından eser göremez. Çünkü ifadede belirtilen kadın, Âdem’le aynı özdendir ve tıpkı onun gibi yeryüzündeki canlıların efendisi olma hakkı ona da tanınmıştır. Fakat bu anlatımın biraz ilerisinde tenakuz arz eden ibareler vardır:


Rab Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adam yaşayan varlık oldu. Rab Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem, ‘İşte bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden ettir’ dedi. ‘Ona kadın denilecek. Çünkü o adamdan alındı.


Buradaki yeni anlatımda kadın, Âdem’in eşi ve dengi değil, onun kaburgasından yaratılan ve tek vasfı erkeğe yardımcı olmak olan bir varlıktır. Kadının yaratılışına ilişkin bu iki farklı Tora pasajı bilginlerin kafasını oldukça karıştırır.


Günümüzdeki Tora eleştiri tekniğiyle artık bu çelişkili anlatım sebebinin Yahvist (J) ve Elohist (E) metinlerin karışımından kaynaklandığı biliniyor. Fakat Tora ifadelerinin değişmez ve mutlak kabul edildiği geçmişte -ki Ortodoks Yahudilik hala aynı inanca sahiptir- bu ifadeleri yorumlama lüzumu vardır. Bilginler de bunun çözümünü çok eski bir mitin Tora yorumlarına yamanmasında bulurlar.


Bilhassa yaratılış anlatısının mimarı olan Yahvist yazar J, yorumlamada kendilerine yardımcı olacak antik bir miti devreye sokar: İyiyi ve kötüyü bilme ağacı. Hayat ağacı olarak da bilinen bu ağacın antik Mezopotamya’da çok iyi bilenen ve çalışmamızın da başında değindiğimiz İnanna’nın Huluppu Ağacı olduğu bilinmektedir. Gövdesine yılan sarılı şekilde mitte geçen bu ağaç, J’nin anlatısında yer alan ilk günah ve cennetten kovulma facialarının temellendirilmesine oldukça uygundur.


Bu mantığa göre, Tanrı YHVH’nin yasağı bu ağaçla başlar ve onun göz alıcı meyvesi Âdem ve Havva’ya bedeli ‘ölüm’ olan ilk günahı sunar. Diğer yandan Lilith ile yılan arasında var olan mitolojik ilişki sebebiyle pek çok araştırmacı, Tekvin’in başında yer alan Âdem, Havva ve yılanın cennetten kovulması hikayesinde yılanın aslında bir Lilith sembolizmi olduğunu belirtir. Buna göre metinde geçen yılan ontolojik değil sembolik manada kullanılmıştır. Bu sembolizmin en genel anlamı, Lilith’in Havva’yı kandırarak düşüşten sorumlu tutulmasıdır.


Bu vesileyle söz konusu iki kadın, Yahudi literatüründe kız kardeşler olarak anılmaya başlanır. Diğer bir ifadeyle Yahudilik’te kadının bulunduğu negatif durum baz alınırsa, zaten düşüşten sorumlu tutulan Havva, kendisini kandıranın da bir ‘dişi’ olmasıyla katmerli bir suça ortak olmuş ve yılanla özdeş kılınmıştır.


Yahudiliğin geç dönemlerine gelindiğinde antik bir mitten kurgulanarak Kutsal Kitap’a yerleştirilen bu sembolik ağacın ve düşüşün yorumlanması gittikçe kolaylaşır. Hatta gittikçe daha da ataerkil bir yapıya bürünen bu yorumun hiç kimsenin tepkisini çekmediği de söylenebilir. Çünkü Huluppu mitindeki yılan karakterinin kim olduğu Yahudiliğin kültürel anavatanında çok iyi bilindiğinden, hâkim ataerkil yapının kadın algısı böyle bir anlatım için oldukça uygun bir zemindir. Âdem, Havva ve Lilith’e dair bu ilgi çekici hikâye şöyle özetlenebilir:


Tanrı Âdem’i yarattığında erkeğin yalnız olmasının iyi olmadığını gördü ve topraktan tıpkı Âdem’i yarattığı gibi yekpare bir kadın yarattı. Âdem bu kadına Lilith adını verdi. Bu kadın birdenbire Âdem’le tartışmaya başladı. O, kendisinin Âdem’le eşit olduğunu iddia ediyor ve onun altına yatmayı reddediyordu. Âdem de bir erkeğin üstte olmasının daha uygun olacağını iddia ediyordu.


Bu münakaşada Tanrı Âdem’in tarafını tutunca, Lilith Tanrı’nın ağza alınamaz adını (YHVH) dile getirerek oradan kaçtı. Âdem’in şikâyetleri üzerine Tanrı, S(a)nvi, S(a)nsanvi ve S(e)m(a)ngelaf adında üç melek göndererek Lilith’i geri getirmelerini istedi. Tanrı onlara, eğer Lilith geri dönmeyi reddederse her gün onun yüz çocuğunu öldüreceğini bildirmelerini emretti. Melekler Lilith’i Kızıl Deniz kıyısında buldular ve geri dönmesi için ona yalvardılar fakat Lilith bunu reddetti. Kendi çocuklarının öldürüleceği haberini aldığında da erkek bebeklerin doğumlarının sekizinci gününden yani sünnetlerinden sonra zarar vermeyeceğine dair yemin etti.


Lilith ayrıca bu üç meleğin isimlerini bir muskada taşıyan bebeklere dokunmayacağına da söz verdi. Lilith bu olaydan sonra Âdem soyuna düşman bir iblise dönüştü. Fakat Tanrı’nın gizli adı olan YHVH’yi bildiği için ölümlü olan Âdem’in aksine o artık ölümsüzdü. O ve çocukları erkekleri ayartmayı ve bebekleri öldürmeye kıyamete kadar devam edeceklerdi.


Bu anlatıma göre Tanrı, erkek ve kadını kendi suretinde Yaratılış’ın altıncı gününde yaratmış, onlara dünyanın sorumluluğunu vermiştir. Fakat insanın ilk yaratılışında henüz Havva ortalıkta yoktur. Kimilerine göre o zaman Âdem yine tek yaratılmıştır. Sonra Tanrı, Âdem için eş olarak Lilith’i yaratmış fakat onu yaratırken Âdem’i yarattığı saf toprağı kullanmak yerine yeryüzünün çöp ve tortularını kullanmıştır.


Böyle bir anlatımın sebebi zaten kötülükle eşitlenen Lilith’in fıtratının da bozuk olduğunu ifade etmek olsa gerektir. Birlikteliklerinde Âdem ve Lilith hiçbir zaman mutlu olamadılar. Âdem ne zaman birlikte olmak istese, üstte olmak isteyen Lilith’in vücudu kaskatı kesildiğinden hemen kavga etmeye başlıyorlardı. Âdem’in Lilith’le birlikteliğinden Saba Melikesi Naama (Belkıs) doğdu ve asırlar sonra o, Süleyman’ın sarayına yerleşerek putperestliği geri getirdi.


Bu hikâye ile yaratılışa ait pasukları yorumladıklarını düşünen Yahudi bilginler, aynı zamanda Lilith karakteriyle kontrol edilemeyen cinselliğin Tanrı buyruklarını hiçe saymakla aynı şey olduğunu anlatmaya çalıştılar. Yine bilginler burada erkekle eş değerde olmak isteyen ve onun boyunduruğunu reddeden kadın imgesini de tasvir ettiler. Zaten sonraki bâblarda gelen bir ifade, bu yorumu haklı çıkarıyordu: “Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.”


Bu sayede kadına yönelik cinsiyet eşitsizliği sadece yaratılış farkıyla değil aynı zamanda seksualite ile de desteklendi. Böylece evlilik iki cins arasındaki hayat arkadaşlığı olarak değil, birinin diğerine tahakküm ettiği bir monarşiye dönüşmüş oldu.



D. Modern Dönemde Lilith Algısı

Modern dönem feministlerince tepki gösterilen böyle bir kadın anlayışında Âdem, zeki, akıllı ve cinsel yönden aktif bir kadınla sevişme konusundaki yeteneksizliğin sembolü olarak görülür. Feministlere göre yeteneksizliğinin farkında olan erkek kendisinin hoşlanmadığı yönlerini ve eksikliklerini kadına yükleyerek onu cezalandırır. Lilith’in yaptığı böyle baskıcı bir sevgi anlayışını reddetmektir. Hatta kimi Kutsal Kitap eleştirmenlerince Âdem’in gerek Lilith gerekse Havva’ya yönelik tavrındaki cinsel narsizim, hikâyenin geçtiği J metninin kurgusundan bile bellidir.


Benzer bir açıklama yapan Graves’e göre kadınların cinsel ilişki esnasında altta kalmaları gerektiği yönünde Lilith’in yapmayı reddettiği geleneksel anlayış, kadınları menkul mal olarak gören ataerkil medeniyetlerin bir özelliğidir. Antik dönem Tanrıça tapınaklarında görev yapan rahibelerin de Lilith’e benzer şekilde aktif seks anlayışını kabul ettiği ve altta olmayı reddettiği söylenir. Buradan anlaşıldığına göre Tanrıça kültünün bağlıları bir nevi seçilmişlik anlayışındaki gibi kendilerini üstün bir güce hizmet eder gördüklerinden, temsil ettikleri ilahî makama altta olmayı yakıştıramıyor gibidirler.


Diğer yandan antik döneme ait bir dişi şeytanın Yahudi literatüründe fazlasıyla teolojik bir unsur haline gelmesi, Lilith ile Havva’nın neredeyse eşitlenmesine, kadının cinsel yönden ayartıcılık, şeytani vasfa sahip bir yılan ve ilk günahın müsebbibi kabul edildiği bir inanca dönüştü. Öyle ki Tekvin 3:16’daki “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Ağrı çekerek doğum yapacaksın” ifadeleri sebebiyle âdet görme, doğum yapma ve lohusalık gibi bütün biyolojik unsurlar ilk günahın tezahürleri kabul edildi. Bu sebeple kadınlar sosyal hayatta yer alamadıkları gibi pis ve eksik sayıldıkları için dinin kendisinden dışlandılar. Onlar rabbi (Yahudi din bilgini) olamadıkları gibi dinî alanda hiçbir şekilde söz söyleyemezlerdi, çünkü cinsel açıdan farklı, kirli ve tehlikeliydiler.


Bu dışlamacı bakış açısı Yahudi-Hıristiyan dünyada feminist hareketi doğurduğu gibi onu besleyen en önemli unsur haline gelmiştir. Günümüzde Lilith, İbrani mitolojisi içerisinde erkeğin yanında kadına eşit bir dinî statü verilmesinin sembolü olması bakımından çok daha fazla irdelenmeye başlanmıştır. Denilebilir ki, geçmişte ataerkil zihniyetin kadına yönelik tahakküm için sahiplendiği Lilith miti, artık bu tahakkümden kurtulmak isteyen kadının sembolü haline gelmiştir.


Feminizm içerisinde Kutsal Kitap otoritesini reddeden ve Ana Tanrıça’ya yani öze dönüşü öngören sert neo-pagan akımlar vardır. Diğer yandan Kutsal Kitap’ı aslında çağlara bir meydan okuma olarak gören, ayrımcı, cinsiyetçi bir hermenötiği reddederek onun asli mesajına ulaşmaya çalışan daha ılımlı kadın hareketlerini de anmak gerekir.


Bu ikinci yaklaşımı gerek Yahudi gerekse Hıristiyan feminist hareketlerde görmek mümkündür. Bilhassa 1970’lerden itibaren Batı’da kabul gören bu yaklaşım taraftarları, geleneğin ataerkil kalıplarından farklı şekilde Kutsal Kitap kadınlarını yeniden bir yorumlamaya tâbi tutmayı hedeflemişlerdir. Onlara göre kadın, annelik vasfının yanında peygamber ve kraliçe olarak insanları yönetebilen bir varlıktır. Hatta kadın, Âdem’in haberi bile yokken Tanrı’nın kutsal adını bildiği ve onu telaffuz etmeye cesaret ettiği için kendisine ölümsüzlük bahşedilmiştir. Yani o, bir bakıma hem eleştirel düşüncenin hem de Tanrı’ya dolaysız yönelmenin öncüsüdür.


Bunun yanı sıra Feministler Kutsal Kitap’ın Tek Tanrı’sını eril niteliklerden ziyade dişil özellikleri haiz ve daha insan merkezli bir şekilde betimlemişlerdir. Onların en büyük argümanları, erken dönem İsrail’de Yüce ve Tek Ana Tanrıça ve O’nun dünyaya yansıyan ruhu Şekina olmuştur. Bu dişil sembolizmin doğmasında Tanah’taki Tanrı’yı, “doğum sancısı çeken kadın…” gibi anneye özgü vasıflarla tasvir eden pasajlar etkilidir.


Gelenekçiler böyle bir tavsifi eleştirdiği zaman ise feministler, “Şayet biz, eril zamirleri ve tasviri kullandığımızda Tanrı’nın erkek olduğunu kastetmiyorsak, o vakit niçin dişil tasvirleri ve zamirleri kullanmaya bir engel olsun ki?” şeklinde cevap vermektedirler. Bu şekilde onlar, Tanrı’yı göklerde oturan bir Baba yerine, halkının arasında tahtına kurulmuş ve kutsal topraklara rahmetiyle hükmeden bir Ana olarak betimlemektedirler.


Sonuç

Yahudi-Hıristiyan dünyanın Kutsal Kitap kaynaklı kabul ettiği olumsuz kadın algısı kadim devirlere uzanır. Bu algının temelinde antik halklarca iyi bilinen Lilith gizlidir. Lilith, dinler tarihinde olumlu nitelikleri haiz bir Tanrıça’nın olumsuz özellikler atfedilerek nasıl şeytanlaştırıldığının en güzel örneğidir.


Lilith, kadının, Tanrıça’nın temsilcisi kabul edilerek takdir gördüğü antik devirlerde Göklerin Kraliçesi olarak bilinen İnanna’nın şeytani karaktere bürünmüş tarafıdır. O, karanlık vasıfları dolayısıyla kökenini hava ve geceden alan karanlık bir dişi ruhtur. Bilhassa Tanrıça’nın tahtından indirilmeye başladığı monoteist dinî hareketin başlamasından itibaren, onun haiz olduğu bereket, doğurganlık, aşk, sahiplenme ve iktidar gibi tüm iyi nitelikler birdenbire olumsuzlanarak çoraklık, kısırlık, cinsellik, savaş, ölüm, hastalık ve musibet gibi anlamlara evrilmiştir.


Bu suretle Lilith, halk arasında belli bir yere yerleştiğinde oraya kıtlık ve musibet yağdıran gece ruhu, gecenin kocakarısı olarak nitelenmiştir. O, insanoğluna duyduğu nefretten dolayı erkekleri kandırarak günaha batırmaya çalışan, onların soyunu kurutmak için bebeklerini öldüren cinsellik tutkunu katil bir bakire olarak sunulmuştur. Yahudi dünyası böyle özelliklerle hem pagan dönemde evliliğin kutsiyetini ortadan kaldıran anaerkil soy anlayışına dayalı tapınak kültürünü yok etmeyi hedeflemiş hem de kaldırdığı bu anlayışın yerini ahlaka dayalı, ataerkil monoteist teolojisini yerleştirmeyi hedeflemiştir. Bu sebepten Lilith’i anlamak bilhassa Yahudi geleneğin pagan dünyasına bakışını anlamayı da beraberinde getirir.


Ancak günümüzde Yahudi-Hıristiyan geleneklerdeki kadına yönelik olumsuz cinsiyetçi algı nefret uyandırdığından, bütün kadim tanrıçalar Lilith vasfında yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Diğer yandan Lilith, Şekina adı altında teistik Feminist hareket tarafından Tek Tanrıça olarak yeniden gündeme taşınmıştır. Bu sayede Yahudi-Hıristiyan kadın hareketleri yüzyıllarca kadını dişi doğası sebebiyle hor gören ataerkil sistemi yıkmaya ve analık vasfı ön plandaki bir tanrıyı benimsemeye başlamışlardır. Diğer bir ifadeyle Yahudiliğin dişi şeytan olarak sunduğu ve kadın nefretini körüklediği Lilith, feminist ideolojinin anti tezini oluşturmaktadır. Bu yüzden Lilith’i anlamanın Feminizm’i anlamanın temeli olduğunu söylemek mümkündür. 





Lilith'in ağzından bir kadının yazmış olduğu epik bir şiiri aşağıdaki bağlantıya giderek okuyabilirsiniz.


https://serpentculture.com/lilithin-agidi/

Yorumlar